free web hosting | free hosting | Business Hosting | Free Website Submission | shopping cart | Coaching Institute | php hosting
affordable web hosting Pets web page hosting web hosting website hosting web hosting service web hosting web host

 

Ana Sayfa

Bilim Kurgu Bir Hikaye:


 

 

Cosmo Disk

Yazan : Julia Mandelbrot

Cosmo Disk’ i elinde tutmak değişik bir histi. Bu tarihi bir şeydi. “Bilgiyi kaydetmek için kullanılan bir şey olmalı bu anne.” Dedi Deniz. 

Rapunzel, “Bu çok heyecan verici. Kullanılan materyalden çok içindeki bilgiyi merak ediyorum. Dünya Dışı Yaşam’a Nasa’nın mesaj göndermek için kullandığı teknolojiyi çaldıklarını söylemişti. Bu bir ipucu. Cosmo Disk’i okutmak zor olmaz da okuttuğumuz şeyi biz nasıl anlayacağız?”

-Ne demek istiyorsun anne?

“Çünkü, şimdiye kadar bir insana ait tüm bilgi kopyalanamadı. Onlar da parçalara ayırarak Cosmo Disk’e yüklediklerini söylemişti. Diski okutabilmek için Derviş ve Ramesh’i bulalım.”

“Cosmo Disk’i okutmak için bir Sufi ve Hint’li mistike mi ihtiyacımız var anne?”

“Mistikler’in holografik animasyon ustası olduğunu unutuyorsun sanırım Deniz. Julia, Profesör’ün disk okutulduğunda holografik görüntü oluşturabileceğini söylemişti hatırlarsan.”

“Anne sen bu ilginç insanları nereden tanıyorsun?”

“Bizim mistikler aslında kardeşler. Birisini Hintli bir aile, diğerini Sufi bir Türk evlat edinmiş. Ben üniversite de tanışmıştım. Üçümüzde Birleşik Avrupa vatandaşı olmadığımız için burs bulamamıştık ve okul harici zamanlara aynı iş yerinde çalışmıştık. Mistikler, ailelerinin gayretleri ile birbirlerini bulmuş ve o günden beri ayrılmamışlar.”

“Peki mistikler farklı inanışlara sahip değil mi anne?”

“Tatlım Derviş’e ben de sorduğumda demişti ki, Mevlana’nın dediği gibi, “lambalar değişik, ışık aynı”

“Anne benim Füzyon-307 ile gidelim mi? Nerede bulacağız bu mistikleri?”

“Mistikler, Türkiye’de Toros Dağlarında yaşıyor. Dağ da yaşamalarına bakma, hi- tech bir dünya kurdular kendilerine orada ama istedikleri zaman dağların, ağaçların içinde kaybolma özgürlüğümüz var diyorlardı. En son beş yıl önce gitmiştim yanlarına. Tamam şimdi Füzyon-307’ye E33-E01 oto yollarının birleştiği noktayı  tanımla da yola çıkalım. “

“ Anne, Mistiklerin adres kodları ne? Beş dakika sonra E33-E01 kesişme noktasına geleceğiz. “

“Hmm korkarım akıllı otobanlara çok uygun bir adres kodları yok. Manuel kullanmak gerekecek. “

“Füzyon-307’ye haksızlık olacak manuel kullanmam anne. Peki hangi koordinatta gitmeliyim?”

“Bir koordinat da yok aslında dağlara doğru gideceğiz. Yola çıkmadan önce kurduğum bağlantıda papatyaları takip et demişlerdi. “

“Papatyalar mı? Bu mevsimde papatya olmaz ki?”

“Deniz’cim mistiklerin holografi ustası olduğunu unutma! Bize holografik gösteri hazırladıklarına eminim. Sanırım neyin gerçek, neyin ilizyon olduğunu karıştıracağız yol boyunca.”

“ Hey anne bak sağdaki patikanın etrafı papatyalarla dolu.  Durup, yakından bakabilir miyiz? Üstüne basarsak ne olur acaba, ya bunlar gerçek papatya ise ya da gerçek değil ise üstüne basınca mekanizmaları bozulur mu?“

“ Nasıl istersen tatlım ama bu mistiklerin ilizyonundan başka bir şey olmamalı. Hadi inip, yakından bakalım.”

“Aman Tanrım bunlar gerçek gibi. Bazıları ne kadar büyük..papatya mevsimi olsa hepsinin gerçek olduğunu düşünecektim.”

“ Seneler önce mistiklerle buralarda iki hafta geçirmiştim. Burası çok eskiden yaylaymış. İnsanlar ilk baharda gelir, sonbaharda ayrılırmış. Derviş’in annesi çocukken buralara gelmiş ve büyülenmiş. İlk baharda her yer papatya olurmuş, o kadar çok olurmuş ki, papatya üstüne basmadan buralarda yürümek mümkün olmazmış. Bence Derviş, üzerine bastığımızda ezilmeyen papatyalar yapmıştır.”

“ Anne elimi uzattığımda, papatyanın içinden geçiyor. Hologram gibi bir şey bu. Her yere sistem kurmuş olmalılar. Enerjiyi nerden sağlamış olmalılar ki..?”

“Ramesh ve Derviş, güneş enerjisini buralarda çok kullanırdı. Gündüz güneş enerjisi, gece de polymer bazlı küçük aküleri sarj ederek ihiyaçlarına çare bulurlardı. Hala da öyle yaptıklarını sanıyorum.”

“ Bu patikayı takip etmemiz gerekiyor. Füzyon-307’ye binelim hadi.”

“ Anne bak, biz uzaklaştıkça papatyalar kayboluyor geçtiğimiz yerlerden. Senin bu mistikler çok komik adamlar. Bunları yapmak nereden akıllarına gelmiş?”

“ Deniz, sağdaki patikaya bak ağaçların gövdesi kumaş gibi papatya ile kaplı, oraya gir şimdi. Bu Füzyon-307’nin tavanı nereden açlıyordu?”

“ Manule kullanımda olduğu için sesle komut verme aktif değil. Tamam açtım şimdi.”

“ Bu müzik gibi  ses ne anne?”

“ Ney sesi bu Deniz.”

“Ney sesi mi? Ney’de ne demek?”

“Derviş, ney için insan sesine en yakın üflemeli enstrüman derdi. Hatta Tanrının nefesini hissettirebilen tek ses de demişti bir seferinde. “

“ Derviş,  nasıl öğrenmiş  anne?”

“ Ney üflemeyi bilmez. Aslında bunu bir gün Bethoven hakkında konuşurken akıl ettiğini söylemişti. Bethoven duyma kabiliyetini yitirdikten sonra da besteler yapmış. Derviş’in kafasına takılmıştı bu. Bethoven kulakları ile duymadığı ama kafasında var olan bir düşüncenin algoritmasını nota dili ile yazıyormuş. O zaman asıl olan, düşünce ama onu var eden, algoritma demişti. Sonra Neyzen Tevfik programı dedi yazdığı programa. Şarap diye de bir parametre koymuştu. Üstünde epey çalışmış sanırım, bu büyüleyici bir ses. Sen de huzur duyuyor musun?”

“Anne ilerdeki şey ateş mi?”

“Yaklaşalım bakalım Deniz. Sanırım Füzyon-307’yi burada bırakmamız gerekecek. Çantaları alalım.”

“ Kokuyu sen de alıyor musun Deniz? Yanan odun kokusu bu. Sıcaklık da geliyor galiba..”

 “ Anne bu ateş de ilizyon olmasın? Burada ateş yakılması için bir sebep yok ki.”

 “ Ben elimi uzatacağım. Hmm elim yanmıyor ama çıtır çıtır yanan odun sesi ve bu koku...sanırım anlamaya başladım. Ramesh seneler önce holografik ses kaydı yapmıştı. Bir çubuğun, kibrite sürülmesi anındaki ses kaydıymış. Bunun kayıt olduğunu bilmiyordum ve bulunduğum odada kibrit yakıldığını sandım, hatta kokusunu duymuştum. O zaman Ramesh, bu tür kayıtların algıyı yanıltabileceğini, farklı uyarabileceğini söylemişti. Ortada kibrit falan yoktu aslında ama ben odada kibrit yakıldığına, kibritin kokusunu duyduğuma yemin edebilirdim.”

 “Yani sence anne bu ateşin içinden mi geçmemiz gerek şimdi?”

 “Elim yanmadığına göre,  biz de yanmayız. Şimdi önce elimi ateşin içine sokacağım. Heyy bak aslında ateş yok. Çılgın Mistikler işte. Süprizler bitti mi bakalım burada?”

 “Anne şu karşıda duran bizim Füzyon-307 değil mi? On beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bıramıştık onu. Nasıl oluyorda ateş sandığımız şeyin içinden çıkınca, tekrar  Füzyon-307’nin yanına çıktık?”

 “ Sanırım baştan sona mistikler sadece ilizyon gösterisi için bizi gezdirdi. Peki şimdi ne yapacağız? ”

 “ Ateşin içinden geri dönelim, atladığımız bir şey olmalı Deniz.”

 “ Hey anne ama ateşin bu tarafı daha farklı görünüyor şimdi. Şu dev kaya fazla parlamıyor mu sence? Belki bu da gerçek değil.”

 “Evet. Bunun içinden de elim geçiyor. Hadi öteki tarafına bakalım.”

 “ İşte burada yaşıyor olmalılar. Çok zekice üç boyutlu kayalık görüntüsünün arkasına böyle bir ev koymak. Kimse bir kayanı içinden geçebileceğini düşünmez.”

 “ Sonunda geldiniz ve hoş geldiniz. Ben, Derviş. Sen de Deniz olmalısın. Ve sen Rapunzel, gördüğüme çok sevindim. Birazdan Ramesh’de bize katılır. Asansörde çalışıyor şuan.”

 “Asansör mü? Nasıl yani Derviş, burada asansörü neden kullanıyorsunuz?”

 “ Asansör, kendi aramızda verdiğimiz isim. İçeri geçin, Ramesh çalışırken size göstereyim. Yaptığımız şey bir çeşit dijital uğuştucu aslında. Görsel olarak izlenebilen imaj, kayıt ettiğimiz sesler var. İmajlar da yirmi beşinci karenin bir üst versiyonu, otuzbeşinci kare  yöntemi kullandık. Ses kayıtlarında da buna benzer bir yöntem olan sekizinci notayı uyguladık. “

 “Yirmi beşinci kare yöntemi, hani şu gözün görmediği ama beynin algıladığı yöntem miydi? Otuzbeşindi kare ne demek?”

 “Evet Deniz. Yirmibeşinci kare dediğin gibi. Otuzbeşinci kare ise, dijital yayıncılıkta kullanılıyor. Otuzbeş karenin, bazılarına başka görüntü ya da mesajlar gömüyoruz. Yani otuz iki kare normal bir film iken, bunlardan üçü başka mesaj olup, direkt beyin tarafından kabul ediliyor.  Görüntü ve ses uyarıcıları, Ramesh’in beyin dalgalarına göre bio-feedback mekanizması ile artarak ya da azalarak dozu ayarlıyor. “

 “Peki sekizinci nota nedir?”

 “ Notalandırmadığımız o kadar çok ses vardır ki. Notalandıramadığımız koma sesler de denebilir. Yazdığım Neyzen Tevfik programında, sekizinci notaya gerek yok. Çünkü nota değil, algoritma kullanıyoruz. Bunun için gerçek sesleri kopyaladık. Kopyayı da bir algoritma olarak yazabilmeyi başardık.”

 “ Asansörü ne kadar zamandır kullanıyorsunuz?”

 “ Sevgili Deniz, başlangıçta asansör, asansör değildi. Aşama aşama farklı bir bilinç haline gittiğimizi gördük.  Beyin dalgalarına göre bio-feedback alıp, görsel ve ses uyaranlarının dozunu ayarlamayı başladığımız nokta asansörün çalışmaya başladığı zaman oldu.”

 “ Peki sen asansörü kullanıyor musun? Ramesh ile senin deneyimlerin arasında fark var mı?”

 “ Tabi ki asansörü ben de kullanıyorum. Hatta ilk benim test ettiğim esnada çalıştığını fark ettik. O gün diğer günlerden farklı olarak asansörü çalıştırmadan önce çok sevdiğim tatlı, fırın sütlaç yemiştim. Ve sütlaç yediğimde kendimi daha mutlu hissederim. Hayret bir şey ama sonrasında asansörü çalışır hale getirdiğimizde hemen farklı bir bilinç haline geçtim. O günden beri Ramesh’de ben de asansörü çalıştırmadan önce fırın sütlaç yiyoruz.”

 “ Fırın sütlaç da ne demek?”

 “ Ha ha ha.  Sütlaç, pirinç ve şekerle yapılan sütlü bir tatlı. Bir de fırınlayarak, üst tabakası yanık hale getirilirse ben buna bayılırım. Ramesh’de çok sevmişti. Ve bilim insanı olmakla birlikte, bunun bilimsel yönünü araştırmadık ama uğuruna inanıp, ritüelin bir parçası haline getirdik.”

 “ Biz de merak ettik şu fırın sütlaçı. Sanırım bize yetecek kadar da vardır Derviş. Deniz’le neden buraya geldiğimizi biliyorsunuz. Deniz’e bu gün Julia’nın istediği gibi bıraktığı mesajı okuttum ve Cosmo Disk’i çalıştırabileceğiniz umudu ile size getirdik. “

 “ Evet Rapunzel. Hoş geldiniz, biz de bundan çok heyecan duyduk. Şimdi Ramesh’i asansörden çıkarayım. Son onbeş saniyeye girdi zaten. Beş, dört, üç, iki ve bir. İşte artık burayı algılıyor. Nameste Ramesh. “

 “ Nameste Derviş.  Nameste Rapunzel ve Deniz. Bir şey kaçırdımmı?”

 “ Hayır kaçırmadın. Seni bekledik Ramesh.”

 “ Hiç değişmemişsin Ramesh ve sen de Derviş. Sizler gençlik aşısı falan mı buldunuz? “

 “ Doğrusunu itiraf etmek gerekirse biz sadece yediklerimize dikkat etmiyoruz. Burada asansör ile gerçeklik hissini araştırdığımız, başka gerçekliğimiz var mıyı deneyimlediğimizi Derviş anlatmış olmalı. Asansördeki görsel ve ses uyaranlarının için de küçük bir programcık daha var. Bu programcık ise yaşlanmaya programlı olan beyne, genç kalması için uyarılar gönderiyor. Bu şekilde uyarılan beyin, bu sefer emirler vermeye başlıyor. Bozulan hücreler onarılıyor. Başka bir anlamda ise, beyin dışardan alman gereken materyali al, alamadığını materyalize et, bulamadığını dikkatli kullan ve yerine alternatif bul komutları gönderiyor. Sence işe yaramış demek.“

 “ Ramesh sözünü kesiyorum ama ben şu Cosmo Disk’i görmek için çok heyecan duyuyorum. “

 “ Haklısın Derviş. Bir an unuttum. Hatta arkeologları daha fazla anlıyorum şu an. Rapunzel Cosmo Disk’i görebilir miyiz?  “

 “ İşte bu özel kutu da. Hiç açmadık, doğruca size getirdik. Ya içinden bir şey çıkmaz ise, içime bir korku girdi şimdi.”

 “ Uçakların kara kutusuna benziyor bu. İyi bir mekanizmaya benziyor. Hazır mısınız? Nasıl açılacağını anladım açıyorum. “

 “ Hadi Ramesh hazırız. Aç şunu.”

 “ Hey ben bir, iki disk var sanıyordum ama burada çok daha fazlası var. Onbeş tane bunlar. Derviş bu disklerin cinsi nedir, anladın mı? ”

 “ Emin değilim Ramesh analiz etmem gerekiyor. Bu bir çeşit hologram disk galiba. Üzerinde bulunan ışık kırılımlarını sağlayan açılar sayesinde lazer her farklı açıda, farklı bilgiler okuyor olmalı. “

 “ Hologram CD’mi? Bu CD’lerin yüz yıl önce yapılmış olması gerek o zaman. Peki o zamanlar  hologram CD biliniyor muydu? “

 “ Julia’nın mesajından anladığımız kadar bu teknolojiyi bir şekilde Nasa’nın çalışmalarından ele geçirmişler. Araştırma safhasında olan bir çalışmaymış o zamanlar  Deniz. Ve sorunun cevabı, bu disk elimizde ise, bir şekilde başarmış olmalılar.”

 “ Peki Cosmo Disk’i okuttuğumuz da ne göreceğiz, duyacağız ya da ne olacak beyler?

 “ Bir bireye, varlığa ait tüm enformasyonun 2084 yılında olsak da hala bir yerde muhafaza edilebilmesi yani böyle bir diske kaydedilmesi mümkün değil Rapunzel. Julia ve arkadaşları Geno type, Feno type ve Mind type olarak parçalara ayırdıklarından bahsetmişlerdi mesajda. Size söylemek istediğim bilgiyi kayıpsız şekilde kayıt edememiş olabilirler ama kayıp olan kısımı ya da kısımları kodlar üzerinde bulanık mantık çalışması ile tamamlayabilmeyi deneyebiliriz.”

 “ Ramesh’in söylediklerine ilave olarak eklemek istiyorum.  Cosmo Disk çalışırsa, bu profesörün bahsettiği gibi enformasyonu kopyalanan kişilerin aslında paralel bir evrende yani burada fiziki beden olmasa da, üç boyutlu olarak var olması anlamına gelecek. “

 “ Burası nasıl olurda bir paralel evren olacak anlamadım Derviş. Biraz açıklar mısın? “

 “ Sevgili Deniz, bu disklere kopyalanan Julia ve arkadaşlarının yaklaşık yüz yıl önceki onlara ait kayıt edilebilen enformasyon. Hatta bu kayıtlar yapıldıktan sonra da yaşadılar. Bunu şöyle düşünün, bir kişinin hayatının kırk yıllık filminin çekilmesi ama  çekim bittikten sonra da yaşamaya devam edip, sonra öldüler. Şimdi filmi kaldığı yerden, başka bir zaman ve mekanda oynatmaya başlayacağız. Bir zeka olarak karşımıza çıkarsa, bizlerin kim olduğunu, neden burada olduğunu bilmeyecek ve aslında gerçek Julia öldüğü halde O’nun kırk yaşındaki hali burada bir zeka, bir üç boyutlu görüntü ve belki ses olarak var olacak. Belki konuşabileceğiz de.”

 “ Peki bunu nasıl yapacaksınız?”

 “ Sevgili Deniz, aslında başarıp, başaramayacağımızı bilmiyoruz. Buraya yolda gelirken sizlere küçük bir hologram gösterisi yaptık. Hologram yapabilmek için basit anlamda yaptığımız şudur: Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir. Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız. (1)”

 “Yani Deniz, Ramesh’in anlatmak istediği Cosmo Disk’leri tarayıcıdan geçirip, kodları Hologram driverın okutabileceği şekle çevireceğiz. Ve play dediğimiz de bize de ne göreceğimizi, duyacağımızı heyecan ile bekliyoruz.”

 “Evet şimdi Cosmo Disk’i kod dönüştürücü de okutmaya başlıyorum. Hmm yedi dakika sürecek işlem birinci disk de. Her biri yedi dakika sürecek ise, diğer iki taneyi de tak Ramesh.”

 “Hanımlar bu yedi dakika da birer fırın sütlaç yemeğe ne dersiniz? “

 25.11.2003

  Julia Mandelbrot

 (1)    Holografik Evren, Michael Talbot, Ruh ve Madde Yayınları

Teşekkür bölümü:

Serkan Karaçetin

Metin Dalman

Oğulcan Selçuk Akbulut

Ve Bülent Murtezaoğlu’na beni dinleyip, fikir verdikleri için teşekkürler.

 Son güncelleme: 25.11.2003 23:39:00

Fonda Çalan: Sonata No. 1 in F- Op. 2 No. 1, Allegro, Bethoven